Allah C.c.

بسم الله

 Kur'ân ve SünnetShow/Hide content
 Kuran'ı Kerim
tree-T.gif Meâl Oku !
 Kur'an Fihristi
 Tefhimu´l Kur´an
 Fizilal´il Kur´an
 Elifba
 Tecvid Öğren
 Tevâfuklu Kuran
 Siyer-i Nebi(sav)
 Riyâzü's Sâlihîn
 Kutub-i Sitte
 Kırk Hadis
 VedaHutbesi
tree-T.gif Tefsir Dinle
tree-T.gif Kur'an Dinle
tree-T.gif Mealli Kur'an
tree-L.gif Kur'an Öğren
 İslâmî MedyalarShow/Hide content
tree-T.gif Hacca Yolculuk
 MubarekGeceler
 Cevsen-ül Kebir
tree-T.gif Ezan ve Kamet
 Ezgiler
 ilahiler
 Siirler
 Filmler
 Klipler
 İslâmî YazılarShow/Hide content
 Risale-i Ahmedi'yye
xx.gif ateizmin Çöküşü
xx.gif Sigara Risâlesi
 İslâmî KitaplarShow/Hide content
 İslâm İlmihali
tree-T.gif Mesneviden Hikayeler
tree-L.gif Fıkh-ul Ekber
 NamazlarShow/Hide content
tree-T.gif Cuma Namazı
tree-T.gif Cenaze Namazı
tree-T.gif Nafile Namazlar
tree-T.gif Kaza Namazı
tree-T.gif Teravih Namazı
tree-T.gif Hasta Namazı
tree-T.gif KutuplardaNamaz
tree-T.gif Namazın Edebi
tree-T.gif Namaz Vakitleri
tree-T.gif Namaz ve Sağlık
tree-T.gif İmamlık ve Cemaat
tree-T.gif Namazlara Niyet
tree-T.gif Namaz ve Sağlık
tree-T.gif İmamlıkveCemaat
tree-T.gif Namazlara Niyet
tree-T.gif Namazın Farzları
tree-T.gif NamazınSünnetleri
tree-T.gif NamazınVacibleri
tree-T.gif Namazı Bozanlar
tree-T.gif Bozmayan Şeyler
tree-L.gif Sehiv Secdesi
 Hayat-ı Evliyâ
 İslâm Tarihi
 İsLami SözLük
 İsimler Sözlüğü
 DiğerShow/Hide content

Namaz Takvimi

Videolar

Üzülme
Üzülme Çocuk Grup Yürüyüş

Grup
Grup Yeniçağ'dan Ya Hayy!

Tut
Tut Elimizden

Ömer
Ömer Karaoğlu-Adı İçin Yaşamak

umut
umut mürare

Kabe
Kabe

Selam
Selam Olsun!

Erkan
Erkan Ak-Barış Türküsü

Bir
Bir Ateiste Cevaben

Güllere
Güllere Vurgunum


:: Diğer Videolar ::

Dosyalarimiz

Toplam Dosya: 15
Toplam Kategori: 3
Toplam İndirme: 1094
Toplam: 3250.60 GB

Yeni Dosyalar

Popüler Dosyalar
· 1: mesneviden hikayeler
[İndirme: 220]

· 2: Kuran Öğreniyorum
[İndirme: 178]

· 3: Kuran ı Kerim de Arama
[İndirme: 145]

· 4: Hadis kitabı
[İndirme: 125]

· 5: Altıncocuk Elif-ba oyunu
[İndirme: 68]

· 6: Resimli Namaz Hocası
[İndirme: 58]

· 7: Namaz / ezan vakti
[İndirme: 54]

· 8: Livemsn coklu oturum
[İndirme: 38]

· 9: Messenger 7,5 sürümü Çoklu oturum açma yaması
[İndirme: 36]

· 10: Muvahhid
[İndirme: 36]

· 11: sesli ve görüntülü yasin
[İndirme: 35]

· 12: Dinimizi Öğrenelim
[İndirme: 26]

· 13: Dinimi Öğreniyorum
[İndirme: 26]

· 14: Selef-i Salihîn Akidesi
[İndirme: 26]

· 15: Msn Messenger Live
[İndirme: 23]

Lugat



16 Dilde Çeviri





Sualler-Cevaplar



 

Bismillahirrahmanirrahim

RİSALE-İ AHMED’İYYE

“Şüphesiz ki işte bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Çünkü O yollar sizi onun (Allah’ın) yolundan ayırır. İşte sakınmanız için (Allah) size bunları vasiyet (emr) etti.”(En’am Suresi:153)

İşte bu risalede açıklanan inançlar, beş vakit namazın her rekatında kavuşmak için dua ettiğimiz ve uymak- la emredildiğimiz “Sırat-ı Müstekim” ehli olan ‘Ehli Sünnet ve’1 cemaat’ in dosdoğru görüşleridir.

MUKADDİME

Şüphesiz bu dünyaya gelen her insan için ilk olarak elde etmesi gereken en önemli şey imandır. Dünya ve Ahiret saadeti bu imanla yaşayıp bu imanla ölmeye bağlıdır.

Ameller hususunda müsamaha varsa da itikat hususunda hiç bir yanılmanın ve eksikliğin affı yoktur. Bundan dolayı şirkin dışındaki günahlar hakkında Allah’ın dilemesine bağlı olarak affı mağfiret sözü varsa da şirk üzere ölenin asla affedilmeyeceği, Cennet yüzü görmeyip Cehennemden çıkamayacağı kesindir.

Öyleyse ebedi kurtuluş arayan herkesin her şeyden evvel iman konusu üzerinde durarak Allah indinde yüzünü ak edecek sağlam bir inanca sahip olması gerekir.
Ancak şu var ki her: “İnandım” diyenin imanı Allah katında muteber değildir.

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de ar kasından ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, bunlardan yetmiş ikisinin dalalette kalıp “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” tan ibaret olan tek bir fırkanın kurtulacağını defaatla açıklamıştır.

İşte elinizdeki bu kitap sizlere bu Fırkay-ı Naciye (kurtulacak fırka) nın neye nasıl inandıklarını ve bu cemaatten olabilmek için inanılması gereken şartları, anlayacağınız bir dilde madde madde beyan etmektedir.

Bu risalede zikredilen hususları bilip bellemeden ve böylece inanmadan aklı, zekası ve rütbesi ne olursa olsun hiç bir ferdin ahirette kurtulması mümkün değildir. Halde Allah ve Resulü tarafından bize sarkıtılan bu ipe sımsıkı tutunarak istenilen sağlam inanca sahip olmalı ve bu marifetlerden mahrum olan insanlara ulaşıp bu eseri acilen ulaştırmalıyız ki, belki de bu sayede bir insan daha Ehl-i Sünnet inancıyla ölme nimetine mazhar olarak ebedi azaptan kurtulur.

Bu risalemizdeki ilimleri halka ulaştırmak günümüzün en önemli meselesidir.
Zira bugün insanlar neye nasıl inanacaklarım şaşırmış bir şekilde bocalamaktadırlar. İşte bu gibi insanlara bu eseri ulaştırmak onlara yapılacak en büyük hayırdır. Bu konuda daha önce bir çok kitap yazılmışsa da kimisi kısalığından yeterli olmamakta kimisi de dilinin ağırlığı ve uzunluğundan dolayı istifadeyi azaltmaktadır.

Ama, bu risale her kesim insana hitap edecek ve ikna edecek niteliktedir.

Allah-u Tealâ’dan niyazımız, insanlara acı yarak imanla ölmelerini temin etmek için kaleme aldığımız bu risalemizi bize de acıyarak imanla çene kapamamıza vesile kılmasıdır.

Şüphesiz duaları hakkıyla işiten ve kabul eden ancak Odur.
 

RİSALE-İ AHMED’İYYE - Ahmed Mahmud ÜNLÜ

 

nstargul_56.png

İTİKAT (İNANÇ);

DİN: Allah-u Teala tarafından konulan bir kanundur ki, insanlara yaratılışlarındaki gaye ve hedefi, Allah-u Teala’ya ne suretle ibadet yapılacağını bildirir.

Din insanları, güzel olanı seçmeleriyle, hayırlı olan şeylere götürür.
Bu ilahi kanunu Peygamberler vahiy suretiyle Cenab-ı Haktan öğrenerek insanlara ulaştırmışlardır.

İMAN: Allah-u Teala’ya ve Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in Allah-u Teala tarafından getirdiği Ahkam-ı İlahiyye” ( İlahi hükümler) in tamamına inanmak ve kabullenmekten ibarettir.

İSLAM: İmanla aynı manadadır. Dolayısıyla her mümin, müslim; her müslim de mümindir. Gerçi lügat itibarıyla iman, inanmak; islam ise teslimiyet ve boyun eğmek anlamlarına gelmekteyse de din açısından ikisinin de hükmü birdir.

İMAN ŞARTLARI:

(Amentübillahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rusülihi velyevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teala velba’sü ba’delmevti hakkun eşhedüenla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü)

( Manası );

“Ben, Allah-u Teala’ya, meleklerine, kitaplarına, Resul (Peygamber) lerine, Ahiret gününe, kader (takdir edilen şeyler) in hayırlısı ve şerlisi (yaratılmak yönünden) Allah-ü Teala’dan olduğuna inandım.
Öldükten sonra dirilmek de haktır. Ben şehadet ederim ki Allah-u Teala dan başka hiçbir ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah (-u Tealan) in kulu ve resulüdür.”

Bilindiği üzere iman şartları altıdır.

1- ALLAH’A İNANMAK;

Tabiki Allah’a inanmak için evvela onu tanımak lazımdır. Yahudi ve Hıristiyanlar da Allah inandıklarını söylemektelerse de; “Allah’ın oğlu ve hanımı var” şeklindeki sapık inançlarından dolayı Allah’a inanmaları muteber sayılmamıştır. Dolayısıyla Allah’a inanmak, onun: “Varlığına, birliğine, doğmadığına, doğurmadığına, oğlu kızı ve hanımı bulunmadığına, eşi dengi olmadığına, bütün kemal sıfatlarla muttasıf olup, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna” inanmak demektir ki bu hususta daha geniş malümat ileride görülecektir.

O Halde Allah-u Teal hakkında şuna inanmalıyız ki, “Allah-u Teala varlığı vacip olan, yokluğu düşünülemeyen ve varlığı zatından olup hiçbir kimseye muhtaç olmayan bir zattır.”

Allah-u Teala, tektir. Zatında da sıfatlarında da hiç bir ortağı yoktur.
Allah-u Teala, bütün kemal sıfatlarla mevsuf (üstün sıfatlara sahip) olup, noksan sıfatların tümünden münezzeh (son derece uzak) tır.
Allah-ii Teala hiç bir icap (kimsenin zorlaması) olmaksızın dilediğini yapan, hiç şüphesiz mahlukatı yaratan ve her yaptığını bir hikmete dayalı olarak yerli yerinde yapandır.

2- MELEKLERE İNANMAK.

Melekler, değişik şekillerde görülebilen, zor işlere Allah’ın izniyle güçleri yeten latif cisimler (nurani varlıklar) dır.

Melekler, erkeklikten, dişilikten, yemekten içmekten, abdest bozmaktan, doğmaktan, doğurmaktan münezzehtirler.

Gece gündüz hiç durmadan tesbih ederler. Allah’a isyan etmezler, emrolunanı yaparlar. İnsanlardan bazısı Rabbisinin emriyle işleri tedbir etmekte (yönetmekte) dir. Onlardan kimisi semavi (gök ehli), kimisi de erazi (yer ehli) dir.

Meleklere dişi isimleri takıp böylece resimlerini yapmak, insanı kafir edecek sapık bir inançtır.

Meleklerin Peygamberleri (büyükleri) başlıca dört tane olup, bunlardan Cebrail (Aleyhisselam), Peygamberlere vahiy getirmek, harp ve zelzele gibi afetleri yönetmekle, Mikail (Aleyhisselam ), rızıkları takip etmekle, İsrafil (Aleyhisselam) amellerini kontrol ile, Azrail (Aleyhisselam) ise ruhları almakla görevlidirler.

Melekler Allah-u Teala’dan izinsiz hiç bir şeyi kendiliklerinden yapamadıkları için her hangi bir nedenle onlar hakkında kötü konuşmak ve onlara düşman olmak, gerçekte Allah’a düşmanlık sayıldığından insanı dinden çıkarır.

Bu husus Yahudilerin Cebrail (Aleyhisselam) a düşmanlığı ile ilgili olarak Bakara suresinin 97- 98. ayet-i kerimelerinde zikredilmiştir.

3- KİTAPLARA İNANMAK.

Allah-u Teala yüzdört kitap indirmiş olup bunların dördü büyük kitap yüzü ise sahifelerden ibarettir.

Bu kitaplarda Allah-u Teala’nın emir ve nehileri (yasakları) vaad ve vaidi (müjde ve tehditleri) mevcut olup, hepsi Allah-u Teala’nın kelamıdır.

Bu kitaplara karşı vazifemiz, onların Allah-ü Teala’dan geldiğine inanıp, Kuran-ı Kerim gelmekle diğerlerinin okunmalarının, yazılmalarının ve bazı hükümlerinin neshedilmiş (geçer siz kılınmış) olduğunu bilmemizdir.
Bugün okuyup amel etmekle emrolunduğumuz tek ilahi kitap, Kur’an-ı Hakimdir ve onun hükmü kıyamete kadar geçerlidir.

Dört büyük kitaptan Tevrat, Musa (Aleyhisselam) a, Zebur, Davud (Aleyhisselam) a, İncil, İsa (Aleyhisselam) a, Kuran-ı Kerim de Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e indirilmiştir.

Kur’an-ı Kerimin bütün ayetlerine inanmak gereklidir. Bir ayetini inkar, tümünü inkar sayılır.

Dolayısıyla namaz, abdest ayetlerine inanıp da, faizin haramiyeti gibi, muamelatla, hırsızın kolunun kesilmesi gibi, ukûbat (cezalar) la ilgili ayetleri inkar etmek, insanı kıpkızıl kafir eder.

Çünkü faizin yasaklığı, Bakara suresinin 275. ayetinde, kol kesme cezası da Maide suresinin 38. ayetinde zikredilmektedir.

İslam dini ve Allah’ın yolu anlamına gelen “Şeriat” ı inkar etmek de kafirliktir. Zira Şeriat’a uymak, Casiye suresinin 18. ayeti kerimesinde Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e, dolayısıyla bütün ümmetine Allah-u Teala’nın en büyük emirlerinden biridir.

4- PEYGAMBERLERE İNANMAK.

Allah-u Teala’nın resüllerine iman, onların “Allah-u Teal tarafından kullarını müjdeleyici ve korkutucu, onlara din ve dünya işlerinde muhtaç oldukları bilgileri açıklayıcı olarak gönderilmiş kullar” olduklarına inanmaktır.

PEYGAMBERDE ARANAN ŞARTLAR;

1 - Erkeklik, 2- Hür olmak, 3- Doğruluk, 4 - Emanet (güvenilirlik), 5- Adalet, 6 -Tebliğ (kimseden çekinmeden hakkı duyurma) 7 - Akıl, zeka, fetanet ve görüş gücünün zirvesine ulaşmak.

PEYGAMBERDE OLMAMASI GEREKEN VASIFLAR;

1-Ana - babasının zinaya bulaşması,
2- Katılık, kabalık, sertlik gibi kötü huylar,
3 - Alaca ve cüzzam gibi insanları nefret ettiren ayıplar,
4 - Yol üzerinde yemek yemek gibi mürüeti ihlal eden (kişiliğe zarar veren) işler,
5 - Hacamat (kan almak) gibi düşük mesleklerle iştigal,
6 - Ümmetin kabulünü engelleyecek her türlü amel ve vasıf.

Şu bilinmelidir ki peygamberler genel manada küfrün ve yalanın bütün çeşitlerinden büyük günahlardan ve bir lokma çalmak gibi insanları nefret ettiren küçük günahlardan ve diğer küçük günahları kasten işlemekten müberra (uzak) tırlar.

Peygamberlerin ilki Adem (Aleyhisselam) olup, sonuncusu Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dir.

Bu ikisi arasında bir rivayet: “Yüz yirmi dört bin,” bir rivayet: “İki yüz yirmi dört bin” Peygamber geçmiştir.

Sayıları hakkında kesin bir rakam vermeyip, “Allah tarafından gönderilen bütün Peygamberlere inandım.” demek daha uygundur.

Bu Peygamberlerin hepsine inanmak gerekli olup birini inkâr hepsini inkar sayılır. Bu Peygamberlerin Allah (Celle Celalühü) tarafından getirdikleri ayetlere inanmak gereklidir.

Dolayısıyla Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in buyurduğu kesinlikle bilinen sağlam senetli hadisleri inkar etmek, Kur’an ayetlerini inkar gibi insanı kafir eder.

Peygamberlerden üç yüz onüç tanesi hem Resul hem de Nebi olup diğerleri sadece Nebi’dir.

Resul: “Kendisine yeni bir kitap veya değişik bir hüküm vahyedilen zat,”

Nebi ise: “Kendinden evvelki Peygamberin Şeriatına uymakla emrolunan kimsedir.”
 

Kur’an-ı Kerim’de isimleriyle anılan ve nübüvvetleri hususunda ittifak bulunan peygamberler yirmi beş tanedir. Bunlar:
 

1- Adem (Aleyhisselam), 2- Nuh (Aleyhisselam), 3- Hud (Aleyhisselam) 4- İdris (Aleyhisselam), 5 - Salih (Aleyhisselam), 6- İbrahim (Aleyhisselam), 7- İsmail (Aleyhisselam), 8- İshak (Aleyhisselam), 9- Yakup (Aleyhisselam), 10- Yusuf (Aleyhisselam), 11 - Musa (Aleyhisselam), 12- Harun (Aleyhisselam), 13 - Şuayb (Aleyhisselam), 14- Zekeriya (Aleyhisselam), 15 - Yahya (Aleyhisselam), 16-Isa (Aleyhisselam), 17- Davud (Aleyhisselam), 18- Süleyman (Aleyhisselam), 19-İlyas (Aleyhisselam), 20- Elyesa’ (Aleyhisselam), 21 - Zülkifl (Aleyhisselam), 22- Eyyüb (Aleyhisselam), 23- Yunus (Aleyhisselam), 24 - Lut (Aleyhisselam). 25- Muhammed (Aleyhisselam) Salavatullahi alâ nebiyyina ve aleyhim ecmain.
Resullerden beş tanesi, “Ülü’l-Azm” olup bunlar da Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dir.

Bunların en üstünü, kainatın efendisi sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’dır. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)

5 - AHİRET GÜNÜNE İNANMAK.

Öldükten sonra dirilip Allah-ü Teala’nın huzurunda hesaba çekilerek, herkesin yaptığının karşılığını bulacağı ahiret alemine inanmak, Allah-ü Teala’ya inanmak gibi zaruri bir meseledir.

Maalesef günümüzde müslüman olduklarını söyledikleri halde öldükten sonra dirilmek hakkında şüphesi olanlar vardır. Halbuki bu husus şüphe kaldırmayan iman esaslarından biri olarak “Amentü” de yer almıştır.

Nitekim altı esas sayıldıktan sonra okunan “Ölümden sonra dirilmek haktır.” cümlesi de ahirete imanın önemine dikkat çekmektedir.

6-KADERE, HAYIR VE ŞERRİN YARATILMAK BAKIMINDAN ALLAH-U TEALLA’DAN OLDUĞUNA İNANMAK.

Kader, Allah’ın sırlarından bir sır olup, bu hususta çok konuşup yorum yapmaya müsait değildir.

Ancak her müslümanın şuna inanması gerekmektedir ki, Alemlerin yaratılmasından sonsuza kadar olup bitecek hiç bir şey rasgele olmayıp, her şey Allah-ü Teala’ın kaderiyle, tak diriyle, ayarlamasıyla, düzenlemesiyle, iradesiyle ve kudretiyle meydana gelmektedir.

Dolayısıyla yaratılmak bakımından hayır da şer de, iyi de kötü de, sevap da günah da Allah tarafındandır.

Ancak Allah-ü Teala kulun yaptığı hayırdan razı olup şerre rıza göstermemektedir. Böyleyken de imtihan olsun için kulun yapmak istediği ve gücünü kullandığı kötülükleri yaratmaktadır.

Mevla Teala, kulunu günah işlemeye zorlamayıp, şerleri kulunun irade ve kudretini (istek ve gücünü) kötüye kullanması neticesinde yarattığından, hiç bir şekilde mesul değildir. Kullar ise yaptıklarından sorumlu olacaklardır.

 

nstargul_56.png

 

İTİKADİ MEZHEPLER;

SORU: İtikadi mezhepler kaç kısımdır?
CEVAP: iki kısımdır. “Ehl-i Sünnet”, “Ehl-i Bid’at
SORU: Ehl-i Sünnet ne demektir?
CEVAP: Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ashabının gittiği yoldan gidenlerdir.

Zira Avf ibn-i Malik (Radiyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem ) şöyle buyurmuştur :

“Yahudiler yetmişbir fırkaya ayrıldılar. (Bunlardan) biri Cennette, yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. (Onlardan da) yetmişbir fırka ateşte, biri cennettedir. Muhammed’in canı (kudret) elinde bulunan (Allah-u Teal’âya) yemin ederim ki elbette benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka Cennette yetmiş iki fırka ateştedir.
Bunun üzerine: “Ya Resulullah! Cennette olan fırka kimlerdir?” diye sorulduğunda, Resulullah: (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) “(Ehl-i Sünnet Ve’l) Cemaattir.” diye cevap verdi.

(lbn-i Mace, Fiten:17 No: 3992 2/1322 Ebu Davud, Sünnet: 1 Na: 4596 2/608 Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned Na: 8404 3/229)

Abdullah İbn-i Amr (Radiyallahu Anh) dan rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifte de Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yakında benim Ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir ki, bunların biri dışında hepsi ateştedir” 0 zaman: “0 bir hangisidir?” diye sorulunca, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Bugün, benim ve ashabımın, üzerinde bulunduğu (yoldan gidenler) dir.” buyurdu.

SORU: Ehl-i Sünnet kaç kısımdır?
CEVAP: Üç kısımdır.
SORU: Selefiyye kimlerdir?
CEVAP: Ashab-ı Kiram ve tabiin’in mezhebini kendilerine mezheb edinmiş fakihler (fıkıh alimleri) ve mahaddisler (hadis alimleri) dir.
Bunlar, Allah-u Teala Hazretlerinin isimlerini ve sıfatlarının ayet ve hadislerde beyan edildiği üzere Allah-u Teala’nın şanına uygun bir şekilde ispat edip, te’vile (yorum yapmaya) kalkışmayanlardır.

Mesela: Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Gecenin son üçte biri kaldığı zaman (imsak vaktinden önceki vakitlerde) Ulu ve Yüce olan Rabbimiz her gece dünya semasına (şekilden münezzeh olduğu halde) iner ve: ‘Bana kim dua eder ki, onun duasına icabet edeyim! Benden kim hacet (dilek) ister ki, ona (dileğini) vereyim! Benden kim mağfiret diler ki, onu mağfiret edeyim!’ buyurur.”

Selefiyye mezhebi bu hadis-i şerifte geçen “Rabbimiz iner.” sözünü hakiki manasından başka bir mana ile tevil etmeyip, “Rabbimiz, keyfiyetini (şeklini) bilmediğimiz bir halde iner,” diyerek bu inişi Allah-u Teala’nın şanına yakışır bir şekilde ifade etmişlerdir.

Yine böylece ayet ve hadislerde Allah-u Teala’ya isnad edilen el, yüz, ayak gibi ifadeler de bu kabildendir.

SORU : Ebû Mansur-u Matüridi kimdir?

CEVAP: İmam Ebü Mansur-u Matüridinin adı Muhammed’dir. Hicretin 280. yılında, Buhara ilçelerinden bir ilçe olan Maturid’de doğmuştur. Ve bu köye nisbet edilerek kendi sine: “Matüridi” denilmiştir.

Ehl-i Sünnet itikadını müdafaa etmekte ve batıl inançları akli ve nakli deliller getirerek reddetmekte büyük çaba göstermiş ve bu hususta önemli kitaplar yazmıştır. Bu itibarla Maveraü’n-Nehr’de Hanefilerin imamı olmuştur.

Binaenaleyh Hanefi mezhebinde bulunan müslümanların çoğunluğu inanç ve itikatta Ebü Mansur-u Maturidi’ye bağlıdırlar.

Hicri 333 yılında Semer kant’ta vefat etmiş .

SORU : İmam-ı Eş’ari kimdir?

CEVAP: İmam-ı Eş’ari’nin ismi Ali, baba sının adı da İsmail’dir. Hicretin 260. yılında Basra’da doğmuş, 324. yılında Bağdat’da ansızın vefat etmiştir.
Kendisi Şafi mezhebine bağlı idi. Maliki ve Şafii mezhebine bağlı olanların hemen hemen hepsi, Hanefi’lerin bir kısmı ve Hanbelilerin bazı ileri gelenleri itikat konularında İmam Ebu’l-Hasen El-Eş’ariye uyarlar.

SORU : Eş’ariler kimlerdir?

CEVAP : Ebu’l-Hasen El-Eş’ari’yi itikat hususunda imam kabul eden kişilerdir.

SORU: Matüridi mezhebi ile Eş’ari mezhebi arasındaki ihtilaflar nasıl yorumlanmalıdır?

CEVAP : Bu iki mezheb arasında temel prensiplerde ayrılık yoktur. Ancak; ikinci derecede bulunan bazı meselelerde görünüşteki ifade değişikliğine dayanan ayrılıklar var ise de, her iki mezhebin hedefleri birdir.

SORU: Ehl-i Bid’at kimlerdir?

CEVAP : Asr-ı saadetten sonra ortaya çıkmış, Şer’i bir delile dayanmayan bazı inanç ve davranışları benimseyen gruplardır.

Diğer bir ifade ile Sünni kelamcılara göre:

Allah-u Teala’yı bir şeye benzetme veya Allah-u Teala’yı cisim olarak kabul etme gibi aşırı görüşlere sapmayan Selef alimleri ile Matüri diye ve Eş’ariye dışında kalan fırkaların tamamı Ehl-i Bid’at’dır.

SORU : Ehl-i Bid’at’ı EhI-i Sünnet’ten ayıran temel özellikler nelerdir?

CEVAP : Bu özellikleri aşağıdaki ana noktalarda toplamak mümkündür:

1- Nasların (ayet ve hadislerin) ruhuna ve İslam’ın temel yönelişlerine vakıf olmamak.

Nitekim Mutezile’nin, mürtekib-i kebire (büyük günah işleyen bir kimse) yi ne mümini de kafir saymaları bu kabildendir.

Halbuki bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde hiç bir günahın insanı dinden çıkartmayacağı açıkça belirtilmiştir.

2- Yabancı kültürlerin etkisi altında kalıp ayet ve hadisleri uzak yorumlarla te’vil etmek.

Sapık Mutezile fırkasının:

“0 gün bir takım yüzler aydındır. Rabbisine bakıcıdır.” (Kıyamet Suresi: 22-23)

Ayet-i kerimelerini: “Rablerinin emrini bekleyicidirler.” diye te’vil etmeleri son derece yanlıştır ve uzak bir yorumdur.

3- Kur-an’ın kendisine has üslûp ve Arap dilinin ifade özelliklerine bakmaksızın bazı ayetlerin ve hadislerin zahirine takılıp kalmak.

Yine aynı fırkanın:

“Gözler O’nu idrak edemez.” (En’am suresi:103 den)

Ayet-i kerimesini: “Gözler Allah-u Teala’yı göremez’ diye tefsir etmeleri, Arap dilinin özelliklerini göz ardı etmelerindendir.

Zira idrak, anlamak ve kavramak manalarına gelmektedir ki, burada, Allah-u Teala’nın öz zatının kimse tarafından idrak edilemeyeceği, tam manasıyla anlaşılamayacağı, gören göz tarafından kuşatılamayacağı açıklanmak istenmiştir.

Yoksa şekilsiz, örneksiz ve idraksiz bir görme reddedilmemiştir. Aksine bir çok ayet ve hadislerde bu husus ispat edilmiştir.

4- Ayet ve hadislerin yorumlanmasında peşin ve indî görüşleri, ayet ve hadislerin murat (kastedilen) manalarına hakim kılmak.
 

İbn-i Teymiye ve sapık yandaşlarının:

“Rahman arşın üzerine istiva etti.” (Taha Suresi: 5)
 

Ayet-i celilesine: “Rahman arşın üzerine oturdu.” diye mana vermeleri ve bir çok hadis-i Şeriflerde:

“Allah-ii Teala’nın nüzûlü” ile ilgili geçen ifadeleri, bildiğimiz manada inmekle tefsir etmeleri, ayet ve hadislerden kastedilen manaları anlamamazlıktan gelmektir.
 

Zira burada anlatılmak istenen, Allah-u Teala’nın, zatına layık bir istiva ile arşa hükmetmesidir.
 

Oturmak, kalkmak, inmek, çıkmak gibi işler ise sonradan yaratılanlara mahsus olduğundan:

“O’nun (Allah-u Teala’nın) benzeri hiç bir şey yoktur.”(Şura Suresi:11) ayet-i kerimesiyle Allah-u Teala’dan uzak tutulmuştur.

Yine böylece zamanımızda bulunan bazı kimselerin, Mehdi ve Deccal ile ilgili hadis-i şerifleri kendi görüşlerine göre yorumlamaları, gerçek Mehdi ile hiç alakası olmayan kimseleri Mehdi ilan edip, hakiki Deccal’dan çok uzak olanları Deccallıkla vasıflamaları, Ehl-i Sünnetin görüşlerine hiç uymamaktadır.
 

Evet! Hazreti Mehdi’den evvel onun öncüsü olmak üzere bir takım Mehdi denebilecek alimler, Deccal’dan önce de onun hazırlıkçısı olan Deccalların çıkacağı hadis-i şeriflerde zikredilmiştir.
 

Fakat gerçek Mehdi’nin kıyamete yakın çıkacağı, hakiki Deccal ile savaşacağı ve İsa (Aleyhisselam) in ona yardım etmek üzere gökten ineceği hakkında, inkarı insanı kafir edecek derecede kati ve mütevatir hadis-i şerifler bulunmaktadır ki biz bunların bir kısmını “Nüzü’l-i Mesih” isimli risalemizde açıklamışızdır.
 

Bu sapıkların iddiasına göre ise Mehdi de Deccal da gelmiş geçmiş fakat ne İsa (Aleyhisselam) inmiş ne de kıyamet kopmuştur.
 

5- İslam’ın ilk neslini oluşturan ve onu her yönüyle sonraki nesillere aktaran Ashab-ı Kiram (Radiyallahu Anhüm) a karşı iyi niyetli olmamak.
 

Onların, özellikle dini ilgilendiren rivayet, anlayış ve uygulamalarına değer vermeyip, kendi indî yorumlarını onların üstünde tutmak.
 

Nitekim Şia fırkasının Ebubekir, Ömer ve Osman (Radiyallahu Anhüm) hazaratını sevmemeleri, Hazreti Muaviye ve onunla birlikte bulunan on bin sahabiyi kafir saymaları ve onların dini hükümlerle ilgili rivayetlerini reddetmeleri bu maddenin en güzel örneğidir.
 

Yine aynı fırkanın, çıplak ayağa meshetmeyi ve Müt’a nikahım kabul etmeleri, Sahabenin nakil ve tatbiklerine itibar etmeyip kendi yorumların onlara tercih ettiklerinin göstergesidir.
 

6 - Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in Kavli, Fiili ve Takriri sünnetine karşı menfi (olumsuz) bir tavır takınmak.
 

Nitekim bazı kimselerin Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in emrettiği ve tatbik ettiği sakal ve sarık gibi önemli sünnetleri kabul etmedikleri ve daha nice sünnetleri hafife alıp reddettikleri görülmektedir.
 

7- Kur’an ve İslam’ın temel prensipleriyle bağdaştığı halde kendi görüşleriyle bağdaştıramadıkları bazı hadis-i şerifleri mütevatir olmadıkları gerekçesiyle reddetmek.
 

Nitekim Şia mezhebi Ebubekir ile Ömer (Radiyallahu Anhüma) nın fazileti hakkındaki bir çok hadis-i şeritleri inkar etmektedirler.
 

8- Kendi mezhep anlayışlarım desteklemek amacıyla hadis uydurmak veya bu tür hadisleri rivayet etmek.
 

Mesela Şia mezhebi, halifeliğin Ebubekir (Radiyallahu Anh) dan evvel Hazreti Ali’ye ait olduğu hususunda bir çok hadis uydurmuşlardır.
 

Nitekim Aliyyül-Kâri (Rahimehullah), Şia’nın Ehl-i Beytin fazileti hakkında üçyüz bin hadis uydurduklarını nakletmiştir.
 

9- Ashab-ı Kiram’dan itibaren oluşan Cumhûr-u Müslimin’in (çoğunluğun) din anlayışından kopup ayrılmak, azınlık halet-i ruhiyesi içerisinde karşı grupları küfür (kafirlik) le itham etmek (suçlamak).
 

Nitekim günümüzdeki Vehhabi fırkası, Matüridi ve Eş’ari gibi Ehl-i Sünnet’in temsilcilerini ve mensuplarını kafir sayarak bu vartaya (uçuruma) düşmüşlerdir.
 

10- Dinin temel hükümlerini, ayet ve hadislerin ruhundan ve Cumhur Ulemanın görüşlerinden kopararak, sürekli tartışmaya açık tutmak.
 

Şimdi bir takım sapıklar türemiş, Vakfe’nin arefe günü olması gerektiği ile ilgili sağlam hadis-i şerifler ve Cumhur’un ittifakı varken Vakfe’nin hac aylarının herhangi bir gününde yapılabileceğini söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.
 

SORU :Ehl-i Bid’at’ın itikad yönünden hükmü nedir?
 

CEVAP :Zarurat-ı Diniye’yi (dinde kesin sabit olan hükümleri) kabul etmekle birlikte, bunların herhangi birini ortadan kaldırma sonucunu doğurmayan yorumları benimseyenler küfre nisbet edilemez (kafir sayılamaz).
 

Sadece İslam’ın dosdoğru yolundan sapmış “Fırak-ı Dalle” olarak isimlendirilirler. (Şehristani, El-Milel Ven-Nihal: 1/203)
 

Burayı şöyle bir misalle açıklayalım: Şia mezhebinden Ebü bekri Sıddık (Radıyallahu Anh) ın sahabeliğini inkar edenler veya Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) ya iftira edenler kafir olurlar.
 

Zira Hazreti sıddık’ın sahabeliği ve Aişe anamızın beraati (zinadan uzaklığı) Kur’an-ı Kerim ile sabittir.
 

Fakat bu gibi kesin hükümleri kabul edipte Hazreti Ali’nin diğer halifelerden üstün olduğunu iddia edenler ve onları sevmeyenler kafir sayılmasalar da sapık olduklarında hiç şüphe yoktur.
 

ALLAH’U TEALA’NIN ZATI VE SIFATLARIYLA İLGİLİ İTİKADIMIZ :

SORU: Bir müslümanın Allah-u Teala’ya olan inancı ne şekilde olmalıdır?
 

CEVAP: Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla bir olduğuna inanması şeklinde olmalıdır.
 

SORU: Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla bir olmasının manası nedir?
 

CEVAP : Zatı ve sıfatlan hususunda eşi ve benzerinin olmamasıdır.
 

SORU : Allah-u Teala’nın sıfatları kaç kısımdır?
 

CEVAP : Tenzihi (Selbi), Subûti ve Fiili olmak üzere üç kısımdır.
 

SORU :Tenzihi (Selbi), sıfatlar ne demektir?
 

CEVAP : Allah-u Teala’ya nelerin isnad edilemeyeceğini anlatan sıfatlardır.
 

SORU : Tenzihi (Selbi) sıfatlar nelerdir?
 

CEVAP : Tenzihi (Selbi) sıfatlar altı tanedir;
1- Vücut,
2- Kıdem,
3- Bekâ,
4- Vahdaniyet,
5- Muhalefetün Li’l-Havadis,
6- Kıyam bi nefsihi.

 

SORU: Vücut ne demektir?
 

CEVAP : Yokluğu düşürtülmemektir. Bazı itikat kitaplarında vücut sıfatını tenzihi (selbi) sıfatlardan saymayıp, ona “Sıfatı Nefsiyye” denilmiştir. (Muvazzah ilm-i Kelam, osmanlıca shf. 118)
 

SORU : Kıdem ne demektir?
 

CEVAP: Varlığının başlangıcı olmamak.
 

SORU :Bekâ ne demektir?
 

CEVAP : Varlığının sonu olmamak.
 

SORU: Vahdaniyet ne demektir?
 

CEVAP: Ortağı bulunmamak.
 

SORU: Muhalefetün Li’l-Havadis ne demektir?
 

CEVAP : Yaratılmışlara hiç bir yönden benzememek.
 

SORU: Kıyam bi nefsihi ne demektir?
 

CEVAP: Varlığı için başkasına muhtaç olmamak.
 

Görüldüğü gibi bu sıfatlarla, ulühiyete (ilahlığa) nisbet edilmesi mümkün olmayan;
1- Yokluk,
2- Varlığın başlangıcı olma,
3- Varlığın sonu olma,
4-Ortağı bulunma,
5- Yaratılmışlara benzeme,
6- Varlığı için başkasına muhtaç olma,
kavramları selb (nefy) edilmiştir. Bu itibarla da bu sıfatlara “Selbi’ sıfatlar denilmiştir.

 

Ayrıca: ‘Kelam ilmi” ile alakalı kültür geliştikten sonra Selbi sıfatlar çoğaltılmıştır.
 

Şöyle ki: muteber kitaplarımızdan olan Akaid-i Nesefi” de selbi sıfatlara şunlar da eklenmiştir.

Allah-u Teala:
 

1- Araz (renkler ve hareketler gibi, kendi başına duramayan, belirebilmesi için bir cevhere muhtaç olan şey),
2- Cisim (yer kaplayan, eni, boyu, yük sekliği olan madde),
3- Cevher (başlı başına durabilen madde),
4- Şekle bürünen,
5- Sınırlandırılan,
6- Nicelenen,
7- Hacimli olan,
8-Birleşik parçalardan teşekkül etmiş olan,
9- Sonu olan,
10- Mahiyet ve keyfiyeti olan,
11- Mekan tutan,
12- Üzerinden zaman geçen,
13- Kendisine bir şey benzeyen,
14- Herhangi bir şey ilim ve kudretinin dışında kalan bir varlık DEĞİLDİR.

 

SORU: Sübûti sıfatlar ne demektir?
 

CEVAP : Allah-u Teala’nın zatına nisbet edilen ve O’nun ne olduğunu ifade eden sıfatlar demektir. Bu sıfatlara “Zatiye, Vücûdiye” sıfatları da denilir.
 

SORU: Sübûti sıfatlar nelerdir?
 

CEVAP :
 

1- Hayat: Diri olmak,
2- İlim: Bilmek,
3- Sem’: İşitmek,
4- Basar Görmek,
5- Kudret: Güç yetirmek,
6- İrade: Dilemek,
7- Kelam: Konuşmak,
8- Tekvin: Oluşturmak.

 

Bu sıfatların yok sayılması durumunda onların zıttı olan aşağıdaki sıfatlar lazım gelir.
 

1- Mevt: Ölü olmak,
2- Cehl: Bilmemek,
3- Samem: Sağır olmak,
4- Amâ: Kör olmak,
5- Acz: Aciz olmak,
6- Kerahiyet: İsteksiz olmak,
7- Bekem: Dilsiz olmak.

 

Maturidi’ler Allah-u Teala’nın subuti sıfatlarına: “Yapmak, yaratmak ve oluşturmak” anlamına gelen: ‘Tekvin” sıfatnı ekleyerek subuti sıfatların sekiz adet olduğunu söylemişlerdir.
 

Bu Tekvin sıfatı yok sayılması durumunda zıttı olan mana lazım gelmez.
Zira Allah-u Teala hakkında “Tekvin” (yaratmak, yapmak, oluşturmak) sıfatı düşünülebileceği gibi, yaratmamak, yapmamak da düşünülebilir.
Burada yeri gelmişken Allah-u Teala’nın subuti sıfatlarıyla ilgili bazı açıklamalar yapalım:
 

1- Hayat (Allah-u Teala’nın diri olması),
Allah-u Teala diridir. Bu diriliği ezdi ve ebedi olup başlangıcı ve sonu yoktur. Hudüs (sonradan olma) yada fena vasfında (yok olacak nitelikte) değildir.
 

2-İlim (her şeyi bilmesi),
Allah-u Teala yerde ve gökte olan her şeyi bilir, ona gizli ve açık diye hiç bir şey yoktur. Kainattaki yaprakların sayısı, çiçeklerin, tanelerin, kumların adedi ve denizlerin damlaları onca malumdur.

 

Geçmişi geleceği, insanın kalbine gelen düşünceleri, diliyle konuştuklarını, iç ve dışını çok iyi bilir. 0, hazır (görünen) ler ile gaip (görünmeyen) leri bilir.
Gaybı (gelecekte olacağı) bilen yalnız O’dur, başkası bilemez, bilenler de ancak O’nun bildirmesiyle bilebilirler.
 

0, unutmaktan, şaşırmaktan beri (uzak) tır. Bilmesi kendinden olup duyu organları ve akıl gibi vasıtalarla değildir.
 

3- Sem’ (her şeyi duyması),
Allah-u Teala semi’ (duyucu) dur. Sesli ya da sessiz olan her şeyi duyar. Bir kimsenin kulağına fısıldanıp kendisinin duymadığı şeyleri de duyar. Duyması kulak gibi bir aletle değildir. İşitmesi sonradan olma değildir. Yok olucu da değildir.

 

4- Basar (her şeyi görmesi), Allah-u Teala her şeyi görücüdür. Simsiyah bir gecede siyah karıncanın siyah bir taş üzerinde yürümesini görür, ayağının sesini duyar.
O’nun görmesi göz vasıtasıyla değildir. Bu sıfat da hem ezeli hem ebedidir (sonradan olmadığı gibi yok olucu da değildir).
 

5- İrade (dilemesi),
Allah-u Teala dileyicidir, dilediği her şeyi yapar. Dilemediğini de yapmaz. Cihanda olan iyi ve kötü ne varsa her şey O’nun dilemesiyle olmuştur.
 

Hiçbir kimse ve hiç bir şey O’nu bir şey yapmaya ve dilemeye mecbur edemez.
Şu halde kendisine itaat eden müminlerin bu hallerini dileyen O’dur. O dilemese kimse iman edemez ve O’na itaat da bulunamazdı.
 

Kafirlerin küfrünü ve fasıkların fıskını (yaptıkları kötülükleri) dileyen de O’dur. O dilemeseydi hiç kimse kafir ve fasık olmazdı. 0 dilemeden bir sivrisineğin kanadını oynatması bile mümkün değildir.
 

Biz ne yapıyorsak O’nun dilemesiyle yapıyoruz, O’nun dilemediği şeyler olmaz. Eğer olsaydı bu O’nun acizliğine alamet olurdu ki, Cenab-ı Hak bundan münezzehtir. 0 dileseydi bütün insanları kafir ya da mümin yapabilirdi.
 

Eğer burada: “Neden bütün insanların mü’min olmasını dilememişte çoğunun kafir olmasını dilemiştir?’ denecek olursa buna şöyle cevap verilir:
 

Cenab-ı Hakkın dilediği ve yaptığı işler den ve bu işlerin hikmetinden sual olunmaz (sorulmaz). 0 herkese sual soran ve dilediğini yapan faili muhtar (istediğini yapmakta serbest) olan zattır.
 

O’nun yaptığı her şeyde sayısız hikmet (incelik) ler vardır. İnsanların aklı bunları idrak edecek durumda değildir.
Bu demektir ki O’nun kafirleri yaratıp, onların küfrünü murad etmesinde, yılan, akrep gibi zararlı hayvanları ve diğer türlü kötülükleri yaratmasında olduğu gibi, bizim idrak edemediğimiz sayısız faydalar vardır ki, bizim bunları bilmemiz de gerekli değildir.
Bize gerekli olan, Allah’ın her iş ve muradında bir hikmetin bulunduğunu bilmektir. O’nun iradesi ezeli ve ebedi olup, sonradan olma değildir.
 

6- Kudret (her şeye gücü yetmesi),
Allah-u Teala her şeye kadirdir. 0, mümkün olan her şeyi ve dilediğini yaratır. 0 istese ölüye hayat verir. Ağaç ve taşı konuşturur ve yürütür.
 

O’nun güç yetiremediği hiç bir şey yoktur. o dilese binlerce göğü ve yeri yaratır. Dağları altına ve gümüşe çevirebilir. Nehirleri tersine akıtabilir. Akan sulan gümüş ve altın yapabilir.
 

Dilediği kulunu doğudan batıya, yeryüzünden yedinci kat semaya çıkarıp geriye döndürebilir. O’nun kudreti ezeli ve ebedi olup sonradan olma ve geçici değildir.
 

7- Kelâm (harf ve sese muhtaç olmadan konuşması),
Allah-u Teala söyler, konuşur fakat O’nun konuşması bize benzemez, konuşması dil ile değildir.
 

Bazı kullarına vasıtasız olarak hitap eder. Mesela Musa (Aleyhisselam) a Tur dağındaki nidasıyla, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e miractaki hitabı bu hususta birer örnektirler.
Bazı kullarına Cebrail (Aleyhisselam) vasıtasıyla hitap etmiştir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e gelen vahiylerin ekserisi böyledir.
 

Kur’an Kerim Allah-u Teala’nın sözüdür. Başlangıcı ve sonu yoktur. Mahlûk (yaratılmış) olmadığı gibi geçici de değildir.
 

8- Tekvin (dilediğini yaratması),
Allah-u Teala dilediğini yaratır. Zerreden Kürreye varıncaya kadar her şeyi 0 yaratmıştır. O’ndan başka Halik (yaratan) yoktur.
Canlıların hareket ya da sükun (duruş) larını, itaat ve isyanlarını, iman ve küfürlerini bütün hayır ve şerri yaratan O’dur. Elin hareketi, dilin konuşması gözün yumulup açılması hep O’nun yaratmasıyladır.

 

Bu hususta Mevla Teala:

“Sizi de, yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” (Saffat Suresi.96) buyurmaktadır.
 

Dolayısıyla herkesin yaptığı amel ve işlerin yaratıcısı Allah-u Teala’dır. Bize verdiği iradey-i cüziyye ile bizi yaptığımız işlerin faili (yapıcısı) kılmıştır.
Bu sebeple herkes yaptığı işlerin ceza ve mükafatını görecektir. Bütün canlıları yaratan 0 olduğu gibi hepsini rızıklandıran, hasta yapan ve sıhhatte tutan, öldüren ve dirilten Odur.
 

Ateşle temas halinde elin ısınması ya da yanmasını, karla ve buzla temasında üşümesini yaratan O’dur.
 

Bir kimseyi ateşe atsalar da Allah o kim şeyi dilerse yakmamaya kadirdir. Nitekim İbrahim (Aleyhisselam) ı yakmayışı bunun misalidir.
 

Yine karlar içindeki bir kulunu üşütmeyebilir. Ancak Cenab’ı Hakkın adeti öyle cereyan eder ki ateşle temas yanmayı gerektirir. Allah-u Teala da onu yaratır.
Üşümeyi yaratan da kar değildir. Ancak Allah-u Zülcelal’dir. Tokluğu yaratan da Allah’u Teala’dır. Eğer 0, tokluğu yaratmasaydı insanlar ne kadar yeseler doymazlardı.
 

Acıkmak ve diğerleri de bunun gibidir. Hulâsa Allah’tan başka yaratan ve etkileyen yoktur. Her şey O’nun yaratığıdır.
 

O’nun bu sıfatları zatıyla kaim olup kadimdirler, sonradan olmadıkları gibi yok olmaz ve değişmezler.
 

İşte Allah-u Teala’yı bu sıfatlarla muttasıf olarak tanıyan kul: “Arif” (Allah’ı bilici) sayılır.
 

Allah-u Teala’yı bu sıfatların zıddı olan noksan sıfatlarla vasıflayan (niteleyen) ise mü’min ve müslüman olamaz. Allah’a inanması da muteber sayılmaz.
Nitekim Yahudi ve Hıristiyan alemi Allah a inandıklarını iddia etseler de ona oğul ve hanım isnad ettikleri için kafir sayılmışlardır.
 

SORU : Fiili sıfatlar ne demektir?
 

CEVAP: Allah-u Teala’nın kainatla olan münasebetini en açık bir şekilde ifade eden ve O’nun kainatı yaratış ve idare edişini oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatan sıfatlardır.
 

Allah-u Teala’nın: Tahlik (icat etmek, yoktan yaratmak), Terzik (rızık vermek), İhya (diriltmek), İmate (öldürmek), Ten’im (nimet vermek), Te’zib (azap etmek) gibi bütün filleri, Allah-u Teala’nın subuti sıfatı olan: “Tekvin” sıfatına raci (dönücü) dür.
 

SORU : Matüridiler, Allah-u Teala’nın subuti (zati) ve fiili sıfatları hakkında ne demişlerdir?
 

CEVAP:

Bu sıfatların hepsi Allah-u Teala nın zatı ile kaim (zatında) olup kadimdirler.
Zira kulların görme, işitme gibi sıfatlan onlardan ayrılır. Allah-u Teala’nın sıfatları ise O’ndan ayrılmaz.

 

SORU : Bu sıfatların kadim olmasının manası nedir?
 

CEVAP: Allah-u Teala’nın zatının evveli (başlangıcı) olmadığı gibi, zatıyla kaim olan bu sıfatların da evveli yoktur.

Zira kadim (evveli olmayan) zatın, kadim olmayan (hadis; sonradan olan) sıfatlara mahal olması (onlarla vasıflanması) düşünülemez.
Selefiler ve Eş’ariler de, subûti (zati) sıfatlar hakkında Matüridilerle aynı görüştedirler, ancak Eş’ariler, fiili sıfatların hadis olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Onlar, ilim sıfatına kudret ve iradenin eklenmesiyle fiili sıfatların tamamlanabileceği görüşündedirler.
 

Onlara göre Matüridilerin fiili sıfat olarak kabul ettikleri sıfatlar, doğrudan sıfat olmayıp ilim, kudret ve iradenin taallüklarını temsil ederler. Kadim olmayıp hadistirler.
 

Dolayısıyla hadis olan bu sıfatlar Allah-u Teala’nın zatıyla kaim değildirler.
 

SORU : Allah-u Teala’nın subûti ve fiili sıfatlarının zatı ile olan münasebeti nedir?
 

CEVAP : Allah-u Teala’nın bu sıfatlan, zatının ne aynı ne de gayrıdır.
 

SORU: Bir şey diğer bir şeyin aynı değilse gayri olması, gayri değilse, aynı olması lazım gelir. Buna göre yukarıdaki ifade çelişkili değil midir?
 

CEVAP : Çelişkili değildir, çünkü “Şerhu-l Emali” de belirtildiği üzere Ehl-i Sünnet alimleri: “Sıfat zatın aynı değildir.” derken, sıfatları zatın aynı kabul etmek suretiyle, onların mevcudiyetini ortadan kaldıran bazı Mutezili kelamcılarla İslam filozoflarının hatasından kurtulmuşlar, “Gayrı değildir.” derken de, bu sıfatların “Kulların sıfatları” gibi olduğu düşüncesinden kaçınmışlardır.
 

Veya: “Gayri değildir.” derken sıfatı zattan ayırıp beşer seviyesine indiren ve Isa (Aleyhisselam) bedeninde maddileştiren Hıristiyanların yanlış inançlarından kaçınmak istemişlerdir.

nstargul_56.png

 

İNANÇ YÖNÜNDEN İNSANLAR;
 

SORU: İnanç bakımından insanlar kaç kısımdır?
 

CEVAP : İnanç bakımından insanlar üç kısımdır ;
1- Mü’min,
2- Kâfir,
3- Münafık.

 

SORU : Mü’min kime denir?
 

CEVAP : İslam dininde kesin delillerle sabit olup “Zaruriyat-ı diniye” diye isimlenen esasları ve hükümleri kalp ile tasdik edip kabullenen kişiye denir.
 

SORU: Kafir kime denir ?
 

CEVAP : İslam dininde kesin delillerle sabit olan hükümlerin hepsini veya birini kabul etmeyip inkar eden kişiye denir.

SORU : Münafık kime denir?
 

CEVAP: İslam dininde kesin delillerle sabit olan hükümleri kalben tasdik etmediği hal de diliyle “tasdik ettim” diyen kişidir.
Münafıkların İslam’a zararı kafirlerinkinden fazla olduğu için Münafıkların azabı Kafirlerden daha şiddetli olacaktır.

 

SORU: Kafirler genel olarak kaç kısımdır?
 

CEVAP : Kafirler bir çok kısımlara ayrılmakla beraber yaygın olanları şunlardır;
 

Tabiatçılar: Bu kısım kafirler, kainatı yoktan var edenin Allah-u Teala olduğunu inkar edip, bütün mahlukatı zaman ve tabiata dayandıran kişilerdir.
 

Putperestler: Kainatı yoktan varedenin Allah-ü Teala olduğunu kabul etmekle beraber, Allah-u Teala’nın bir olduğuna inanmayıp, bir çok yaratıcı ve mabudun varlığına inanan kimselerdir.
 

Felsefeciler: Kainatı yoktan vareden Allah-u Teala’nın varlığını ve birliğini kabul etmekle beraber, Peygamberlik müessesesini ve onların tebliğ ettiği şer’i hükümlerin hepsini veya birini inkar eden kimselerdir.
 

Ehl-i Kitap: Yahudi ve Hıristiyanlar. Bunlar Allah-u Teala’nın varlığını ve birliğini, Peygamberliği ve Şeriatı kabul etmekle beraber, bir kısım Peygamberleri inkar eden kimselerdir.
 

İNSANI DİNDEN ÇIKARAN SEBEPLER;
 

SORU: Mürted kimdir?
 

CEVAP : İslam dinini kabul ettikten sonra dinden çıkan kimsedir.
Şöyle ki; Hiç küfre bulaşmadan esasen müslüman olan veya küfre bulaştıktan sonra İslam dinini kabul edip onunla şereflenen şahsın, yeniden başka bir dine dönmesi veya hiç bir dinin müntesibi olmayıp inkara sapmasıdır.

 

SORU : İslam dini ile şereflenen bir müslümanın mürted olması, (dinden çıkması) nı gerektiren sebepler nelerdir?
 

CEVAP: Bir müslümanın mürted olmasını gerektiren sebepler başlıca dört kısımdır:
1- Söz,
2- Fiil,
3- İtikat (inanç),
4- Şek (şüphe).

 

SORU: Bir müslümanın kafir olmasını gerektiren sözler, yani; “Elfaz-ı küfür” nelerdir?
 

CEVAP : Bu sözler genel olarak aşağıdaki ana başlıklarda toplanmıştır:
 

1- Ulûhiyet: Allah-ü Teala’nın ilah olmasıyla ilgili sözler:
a) Allah-u Teala’nın zatı, sıfatlan ve fiilleri konusunda ilahlık makamıyla bağdaşmayan, tevhid akidesine aykırı düşen sözler. Mesela; Allah-u Teala’nın ortağı, oğlu, eşi olduğunu ifade etmek.
 

b) Ayet ve Hadislerle sabit olan sıfatların inkarına götüren sözler. Mesela; Allah-u Teala’nın: ‘Hayat ve ilim” sahibi olmadığım ifade etmek.
c) Yaratıcı olan Allah-u Teala’yı yaratıklara benzeten sözler. Mesela; Allah-u Teala’nın ay, yıldız, güneş, insan vesaire gibi yaratılmış olan şeylere benzediğini ifade eden sözler.
 

Ulûhiyete ait herhangi bir hususu alaya alan sözler. Mesela; zalimin: “Allah-u Teala’nın takdir etmediği şeyi yaparım.” şeklinde ifadesi.
 

2- Nübüvvet: Peygamberlerle ilgili sözler ;
a) Son Peygamber Hazreti Muhammed (Aleyhisselam) dahil olmak üzere bütün Peygamberlerin ilahi emirleri insanlara tebliğ etmekle görevli elçiler olduklarını reddeden ifadeler.
 

Mesela; Adem (Aleyhisselam) in Peygamber olmadığını iddia etmek. (Mecmeu‘l-Enhur:1/700)
b) Peygamberlerle alay edip getirdikleri vahyi yalanlayan ifadeler.
c) Peygamberleri kötüleyen, küçümseyen ve onlara dil uzatmayı ifade eden sözler.
 

d) Namaz, oruç, zekat, hac, cihat gibi ibadetleri Peygamberin öğrettiği şekilde kabul etmemeyi ifade eden sözler.
Mesela; Zekatın, malın kırkta birinden verileceğini, namazın beş vakit olduğunu inkara götüren sözler gibi.
 

e) Herhangi bir kişiyi veya onun görüşlerini Peygamberlerden üstün görmeyi ifade eden sözler.
O Hazreti Muhammed (Aleyhisselam) in Peygamber olduğunu kabul edip son Peygamber olduğunu kabul etmemek. (Mecmeu’l-Enhur: 1/700)
 

3- Kur’anla ilgili sözler;
 

a) Kur’an’ın tamamını veya bir kısmını inkara götüren ifadeler.
b) Kur’an’daki iman, ibadet, hukuk, ahlak konularına ilişkin bilgilerin yanlışlık ve eksiklik taşıdığını öne süren ifadeler.
 

c) Kur’an’ın haram kıldığını helal gösteren ifadeler.
Mesela; Faiz, Zina, Domuz eti yemek, haksız yere adam öldürmek gibi, haramlığı kesin olarak sabit olan hareketlerin caiz olduğunu iddia etmek.
 

d) Et ve Ekmek gibi helal olduğu kesin icma ile sabit olan şeylerin haram olduğunu ifade eden sözler.
 

4- İslâmi ilimlerle ve İslâm alimleriyle ilgili sözler;
a) İslami (Tefsir, Fıkıh, Hadis, vb.) ilimlere ve İslam alimlerine karşı tavır alıp dinin gelişmesine yönelik hizmetleri engelleyici sözler.
 

Mesela; Hafızlık yapan (Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen) kişinin bu amelini hakir görerek ona: “Cenaze imamı mı olacaksın? bu sana ne faide verir, vah zavallı çocuk beynin tahrip oluyor, bu çocuklara yazık değil mi?” şeklinde ifadeler kullanmak.
 

b) İslamiyet’i temsil ettiklerinden dolayı alimler hakkında sarfedilen alaycı ve küçümseyici ifadeler.
 

5- Değişik konular;
 

Kur’an’ın sadece araplara mahsus bir kitap olduğunu ifade eden, yine Kur’an’ı Hazreti Muhammed (Aleyhisselam) in kendi eseri ve felsefesi olarak gösteren, İslamiyet’in veya Şeriat’ın çağ dışı bir sistem olduğunu iddia eden sözler bu gruptandır.
 

Not: “Elfaz-ı Küfür” hakkında yazılan bazı kitaplarda, bu lafızları (sözleri) kullanan kişilerin niyetleri dikkate alınmadan şekilci bir yaklaşımla müslümanlar hakkında tehlikeli sonuçlar doğuracak hükümler mevcuttur.
Âlimler: “Elfaz-ı Küfr’ün kişiyi küfre sokması için bazı şartlan ileri sürmüşlerdir:
Bu şartlardan birincisi; kullanılan ifadenin küfre sokacağı hususunda alimlerin ittifak etmiş olmalarının gerekli olduğudur.
 

“Elfaz-ı Küfür” den olduğu sabit olan bir sözü, “Elfaz-ı Küfür” den olduğunu bilmeyerek söyleyen kişinin küfre girip girmeyeceği hususunda ihtilaflar vardır.
Bu itibarla âlimlerin çoğunluğu bu kişilerin kafir olmayacağı hususunda birleşmişlerdir.
 

Mesela; Allah-u Teala’nın baba olduğuna inanmayarak, sırf cehaletinden “Allah baba” diyen kişinin, kafir kabul edilmemesi daha münasiptir.
Zira kişi bu sözüyle Allah-u Teala’yı yücelttiğini zannetmektedir.
 

SORU: Bir müslümanın Kafir olmasını gerektiren fiiller nelerdir?
 

CEVAP: Putlara veya Güneş ile Ay’a, Yıldızlara secde etmek gibi küfre götüren herhangi bir harekettir.
 

Veya Kur’an-ı Kerim’i temiz olmayan bir yere atmak,
Ramazan ayında hiçbir mazeret olmaksızın, müslümanların arasında alenen yemek, içmek gibi işlerdir. Zira bu fiiller inkârdan kaynaklanmaktadır.
Kâfirlerin kutsal kabul ettiği Yılbaşı ve benzeri günlerde tebrik maksadı ile hediyeleşmek de insanı kafir eder.
 

SORU : Bir müslümanın Kafir olmasını gerektiren inançlar nelerdir?
 

CEVAP: İslâm dininin hak olduğuna veya İslam dininde kesinlikle sabit olup inanılması farz olan herhangi bir hükmün aksine kalben inanmaktır.
Bu kainatın kadim (evveli olmadığına), kainatın yaratıcısı olan Allah-u Teala’nın hadis (sonradan yaratılmış) olduğuna inanmak gibi.
 

SORU: Bir müslümanın Kâfir olmasını gerektiren şüphe nedir?
 

CEVAP: İslam dininde kesinlikle sabit olup “Zarûrat-ı Diniyye” ismini alan ve kapalı kalması tasavvur edilemeyen şeylerden herhangi birinde şüphe ederek “acaba bu öyle midir?” diye tereddüt etmektir.
 

Allah-u Teala’nın varlığında, Peygamberlerin doğruluğunda, Kıyamet gününün gerçekleşmesi hususunda şüpheye düşmek gibi.
Not: Yukarıda yazdığımız dört kısımdan herhangi birisiyle kişinin Allah-u Teala katında Kâfir olması gerçekleşmiş olur.
 

Fakat İslâm hukukuna göre bir kimsenin küfre girdiğine hükmedilebilmesi için, bu küfrünü; ya sözü ile veya fiili ile açığa çıkarmış olması lâzımdır.
Herhangi bir kimsenin kalbî olan hallerine vakıf olunamayacağından, itikadını, şek ve şüphesini açığa çıkarmadıkça kâfir sayılamaz.
 

Ehl-i Sünnet Ve’l cemaat mezhebinin muteber itikat kitaplarından: “Akaid-i Nesefi” aşağıdaki zikredilecek olan şeylerin kişiyi küfre sokacağını açıkça ifade etmiştir.
 

1- Ayet ve Hadislerin zahiri manalarını bırakıp Ehl-i Batın’ın iddia ettikleri manalara sapmak küfürdür.
 

Çünkü bu, Peygamber (Aleyhisselam) den geldiği kesinlikle sabit olan bir şey konusunda Nebi’yi yalanlama manasına gelmektedir.
Batıniler, “Kur’an’ın zahiri manaları değil batıni manaları esastır” derler. Gayeleri zahiri manaları ve bedeni ibadetleri ortadan kaldırıp, şeriatı kökünden yok etmektir.
 

Tasavvuf ehli, Hakka vakıf bir takım kişilerin: “Kur’an’ın zahiri manasına en küçük bir gölge düşürmeden onlarla sülük ehli için malûm bir takım ince manaların arasını telif etmek (birleştirmek) mümkündür.” demeleri, kamil iman ve saf irfanın neticesidir.
 

2- Kitap ve Sünnetten kesin nasların delalet ettiği hükümleri inkar ile nasları reddetmek küfürdür.
 

Mesela; cesetlerin haşrı (mahşer günü dirilmesi).
Çünkü bu nasları reddetmek, açıkça Allah ve Resulünü yalanlamaktır. Binaenaleyh bir kimse Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) validemize zina iftirasında bulunursa Kâfir olur.
 

Çünkü Hazreti Aişe (Radıyallahu Anha) validemizin tertemiz olduğu, nas (kesin delil, ayet-i kerime) ile sabittir.
 

3- İster büyük olsun, ister küçük olsun, günah oluşu kesin delille sabit olan herhangi bir günahı helal saymak küfürdür.
 

4- Haram oluşu kesin delille sabit olan bir haramı önemsememek küfürdür.
 

5- Şeriatla alay etmek küfürdür.
Zira 4. ve 5. maddeler Allah ve Resulünü yalanlama alametleridir.

 

6- Allah-u Teala’dan ümit kesmek küfürdür.
Çünkü Allah-u Teala:

“Doğrusu Allah (-u Teala) nın rahmetin den kafirlerden başkası ümit kesmez” buyurmaktadır. (Yusuf Suresi: 87)
 

7- Bir kimsenin kesin olarak cennete gireceğine inanması şeklinde Allah-u Teala’dan emn (emin olmak) küfürdür.
 

Zira Allah-u Tealâ :

“Allah-u Tealâ’nın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah (-u Teala’n) ın mühlet vermesinden emin olamaz” buyurmaktadır. (Araf Suresi: 99)
 

8- Kahin’in gaybe dair verdiği haberi tasdik etmek küfürdür.
 

Nitekim Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse kâhine veya Arraf (gayb ilmini bildiğini iddia eden bir kimseye, yıldız falına bakan) a gider de verdiği haberi tasdik ederse, Allah (-u Tealan) ın Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e indirdiğini inkar etmiş (kafir olmuş) olur.” (Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned 3/419, Tirmizi, Taharet: 102 No:135 1/242, Hakim, Müstedrek No: 15,1/50, Beyhaki, Sünni-i Kübra No:16496, 8/233)
 

Kâhin: Gelecek zamanda vuku bulacak hadiseleri haber veren, bir takım sırları bildiğini ve gayb alemine ait bilgilere vakıf olduğunu iddia eden kişidir.
 

9- Hiç bir veli asla bir nebinin derecesine ulaşamaz.
 

Çünkü Nebiler masumdurlar, kötü bir şekilde ölmek korkusundan emindirler. Vahiy ve vahy meleğini görme ile ikram olunmuşlardır.
Velilerin kemalâtıyla vasıflandıktan sonra şer-i hükümleri tebliğ ve halkı irşat işiyle vazifelendirilmişlerdir.
 

“Velinin Nebiden üstün olduğunu söylemek küfür ve sapıklıktır.”
 

Evet Nebinin hem nübüvvet hem de velayet rütbeleriyle vasıflandığı ve bu sıfatlarla vasıflanan nebinin veliden daha üstünlüğünün kesin olduğunu kabul ettikten sonra, “nebinin, nebilik rütbesi mi, yoksa velilik rütbesi mi daha üstündür” konusunda tereddüd edilebilir.
 

İmam-ı Rabbani (Kuddise Sırruhu) Mektûbatında bu konuya açıklık getirmiş ve şöyle demiştir
 

“Bir Nebinin nübüvvet (Peygamberlik) rütbesi, kıyas kabul etmeyecek şekilde, velayet (velilik) rütbesinden üstündür.”
 

10- Aklı başında, bulûğa ermiş olan bir insan, kendisinden emir ve yasakların düşeceği bir mertebeye ulaşamaz.
 

Çünkü insanı mükellef kılma (sorumlu tutma) konusundaki naslar (ayet ve hadisler) umûmidir.
 

Ayrıca müctehidler, bir mükellefin böyle bir mertebeye ulaşmasının söz konusu olamayacağı hususunda icma (söz birliği) etmişlerdir.
Bazı ibahiyecilerin benimsedikleri: “Kul Allah-u Teala’ya muhabbette son noktaya ulaşır, kalbi saf hale gelir ve münafıklık söz konusu olmaksızın imanı küfre tercih ederse ondan emir, nehi (dini sorumluluklar) düşer.
 

Büyük günah işledi diye Allah-u Teala onu cehenneme sokmaz.” şeklindeki fikirler, Yine diğer bazı ibahiyecilerin benimsedikleri, yukarıda anlatılan mertebeye ulaşan insanlardan namaz oruç ve zekat gibi zahir ibadetlerin düşeceği ve onun ibadetinin sadece tefekkür (düşünme) olacağı şeklindeki görüşler, küfür ve da1âlet (Kâfirlik ve sapıklık) tır.
 

BİR MÜSLÜMANIN EHL-İ SÜNNET VEL CEMAAT MEZHEBİNDEN OLABİLMESİ İÇİN İNANMASI GEREKEN KONULAR;
 

Konu 1: İyi ve fasık her müslümanın arkasında namaz kılmanın caiz (geçerli) olduğuna inanmak.
 

Çünkü Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

“İyi ve kötü herkesin arkasında namaz kılınız” buyurmuştur. (Beyhaki Sünen-i Kübra No: 6832 4/29, Darekutni: 2/57)
 

Ayrıca ümmetin alimleri, tenkit ve inkar konusu yapmaksızın fasıkların, heva ve bid’at ehlinin arkasında namaz kılmışlardır. (şerhu’l Akaid shf 240)
 

Hatta İbn-i Ömer ve Enes ibn-i Malik (Radiyallahu Anhüma), zamanlarının en fasığı olan Haccac-ı Zalim’in ardında namaz kılmışlardır.
 

Seleften bazı kişilerin fasık ve bid’atçıların arkasında namaz kılmaktan Müslümanları menetmeleri kerahete hamledilir.
 

Nitekim Mülteka şerhi “Mecmeu’l-Enhur” (Damat) kitabında: “Kölenin, Bedevinin, Körün, Fasıkın, Mübtedi’ (Bid’atçı) nın ve Veled-i zinanın imam olması mekruhtur, imam olmaları durumunda namaz caizdir” denilmiştir.
 

Konu 2: Kıble ehlini, işlediği günahı helâl saymadıkça küfre nisbet etmemek.
 

Kıble ehli: İnanç esaslarını değişik şekillerde yorumlayan farklı itikadi mezheplere müntesip olan bütün Müslümanlardır.
 

Konu 3 : İster iyi olsun, ister kötü olsun iman üzere ölen herkesin cenaze namazının kılınacağına inanmak.
 

Çünkü Vasile ibn-i Eska’ (Radiyallahu Anh) dan rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şeriflerinde:

Her (müslüman) ölünün üzerine (cenaze) namaz (ını) kılın.” buyurmuştur.
 

Hadis-i şerifteki ölüden maksat müslüman ölüsüdür. Buna göre cenaze namazı yalnız ibadet ehli olan kimselere mahsus olmayıp, kıble ehlinden olan her günahkâr müminin de cenaze namazı kılınır.
 

Konu 4: Kur’an’ın mahlûk (yaratılmış) olmadığına inanmak.